"42; the answer to life, the universe & everything." Geçen sene doğumgünümde yazmıştım Douglas Adams'ın bu meşhur cümlesini. 42, herşeyin cevabıydı gerçekten. En azından, cevabın başlangıcıydı. Yeniden doğumdu, ama bitmeyen bir doğum. Bir şeylere yeni uyandığın, yeni anladığın, ya da bu kez farklı anladığın belki de... "Dur bir de bu pencereden bakayım" dediğin, bazen farklı pencerelere yöneldiğin, bazen yöneltildiğin... Daha çok sevdiğin. Sevdikçe eğildiğin, yeni şekiller alabildiğini hayretle fark ettiğin... Korkularını bırakırken, sanki bir tren yolculuğunda pencereden dışarıya bakar gibi, ağır ağır izlediğin... Ve yeni bilinmezlere daha korkusuzca atılabildiğin. Hayatın, aslında korkulacak değil, "korkma, ben varım" diyen biri olduğunu anladığın.
En sevdiğim bilge, muzip, afacan yazar Douglas Adams doğru bilmişti yine işte, 42 her şeyin cevabıydı. Ama söylemediği şuydu; 42 cevabın başlangıcıydı, doğumun, hayatın, evrenin, cevabın yalnızca başlangıcı...
Tuesday, July 3, 2018
Wednesday, April 11, 2018
Anne Ben Bir Ölüp Geliyorum
Olağan bir gün değildi aslında. Anlamam gerekirdi. İşaretleri yorumlamam gerekirdi...
Olağan bir günde evde, kendi yatağımda
uyanıyor olurdum mesela. Kendi kıyafetlerimi giyip, kendi sokağıma çıkar, kendi
muhitimde geziniyor olurdum. İşe gidiyor olmazdım hayır çünkü o ara
çalışmıyordum. Rutinim, sokakta gezmek, arkadaşlarımı görmekti o ara.
Ama sıradışı bir gündü işte. Eski arkadaşım
Burçe’de kalmış, onun kıyafetlerini giymiş, tanımadığım bir adamla buluşup,
tanımadığım bir mekana gitmiş, tanımadığım adamlarla birlikte yanmıştım. Ölmek
için güzel bir gündü!
...Değildi tabi. Öyle olduğunu düşünseydim,
bugün bu satırları yazıyor olmazdım. Ölmek için güzel bir gün değildi ve ben
ölmemeyi seçtim.
Diyorum ya, anlamam gerekirdi. Oraya gitmek
istemeyişimden, gittiğim anki “benim buradan çıkmam lazım” hissimden, “ne işim
var burada?” dememden, “neyse artık söz verdim. Öğlen olsun, günün diğer
yarısında giderim” dememden belliydi. Kaçmam gerekirdi oradan.
Kaçmadım... hayatımın en büyük hatası
mıydı? Hayatımın en büyük tecrübesi mi? Etrafımda bir sürü adam, silahlar
patlıyor, kovanlar uçuşuyor, bekleme salonundaki yapay çiçekler... Nedense ona
takılmıştı aklım. Şöyle demiyordum mesela: “atış poligonunda ne işim var?!” Hayır,
ben yapay çiçeklere takılmıştım; patlayan silahlar değil de, etrafımda yapay
çiçekler olması rahatsız etmişti beni.
Silahlar gerçek dünyaya aitti de sanki, plastik çiçeklerdi gerçekliği
bozan...
Saat 12.00’ye geliyordu. İçeriden haber
geldi, “diğer grup hazır”. Tamam, birazdan öğle yemeğine çıkarız, sonra ben
“gidiyorum” derim, bu macera da burada biter demiştim kıvılcımı gördüğümde.
Tavanda bir kıvılcım vardı, ne bileyim,
olur öyle sandım. Poligonda sık sık alev çıkıyordur belki de, ne bileyim… Çıkmıyormuş!
Elektrik kablosuna ateş etmiş biri, yanıyormuşuz, ne bileyim… Çantamı aldım,
yukarı kapıya koştum, kapıyı açacağız, çıkıp gideceğiz sandım, ne bileyim…
Önümde koşan adamın, hepimizin kaderini değiştireceğini ne bileyim…
Kaza durumlarında “panik yapmayın,
soğukkanlılığınızı koruyun” derler. Önümüzde koşan adam panikle kapı kulbunu
kırmasaydı, bugün bu satırları yazıyor olmazdım.
Çelik bir kapıydı. İçeri doğru açılıyordu.
Kulbu kırıktı. Alevler yukarı geliyordu. Barut tozundan dolayı yangın çok hızlı
büyümüştü. Ve biz ölüyorduk.
Yapacak pek bir şey yoktu. Bağırıp
ağlamanın faydası da… Sadece ölüyorduk. Duman arttıkça nefes almak zorlaştı.
Son hatırladığım, kafamı çantama sokmuş nefes alıyordum. Sonra…
Sonra sağıma soluma baktım, sakince “bir
takım tanımadığım adamlarla ölüyorum” dedim… “Baba yanına geliyorum” dedim bir
de; sonrası yok!
Gözümü açtım, rüyadan uyandım. Bu saate
kadar uyumuşum. Ne tuhaf bir rüyaydı. Ama nasıl olur ki? Hem ben neredeyim?
Allahım bu bir rüya değil mi? Balık gibi çırpınıyordum ambülansta, nefes
alamıyordum. Beni nereye götürüyorlar, yanımdaki kim, hiçbir fikrim yok.
Bir sonra hatırladığım sahne hastane odası.
Yanımda yatan bir adam var, tanımıyorum. Ayakta gezen adamlar var, tanıyorum,
bizim poligondan. Çok ağrım var, onu biliyorum, sedyede yatarken ellerimin,
parmak uçlarımın acısını hissediyorum en çok. Parmak uçlarım sedyeye değerken
acıyor. Ellerimi kaldırmak istiyorum, kaldıramıyorum. Hemşireye seslenmek
istiyorum, seslenemiyorum. Kısık sesimle, yanımda yatan bıyıklı adama “bana
hemşireyi çağır” diyorum. Hemşire geliyor ve ben annemin numarasını veriyorum.
Sonra hemen vazgeçip “kardeşimi ara” diyorum, annem korkmasın. Aradan kaç
dakika geçti, Ceki ne zaman geldi bilmiyorum. Hatırladığım tek şey Ceki’yi
kapının eşiğinde gördüğüm an. “iyiyim, yalnız değilim, ailem burada artık”
dediğim anı hatırlıyorum. Sonrası bulanık…
Işsiz olduğum bir dönemdi. Allah biliyor
ya, iş arıyor da değildim. Hele ki bu tercüme işini… Boşta olduğumu bilen
arkadaşım Şeli “Cessi” dedi, “bizim Pazartesi- Perşembe İngilizce bilen birine
ihtiyacımız var, tercümanlık yapmayı düşünür müsün?” Ne yalan söyleyeyim,
düşünmüyordum. Hiç de hevesim yoktu. Başıma gelecekleri mi hissetmiştim ne?!
Kız “cv’ni gönder bana” dedi, istemesem de peki dedim. Istemiyorum ya, mail
gitmiyor. Cv’ni göndermedin dedi, mail gitmemiş, evren de istemiyor bu işin
olmasını. Ancak kaderden kaçış yokmuş, neticede o işi aldım ve bir güzel
yandım!
Ömrümde ilk ve tek poligon ziyaretimdi.
Benim ne işim olur poligonda?! Şöyle olur; tercümanlığını yapacağım adamla,
Ephraim’le tanışma toplantısı yaptık. Ben Şeli’nin teklif ettiği gibi
Pazartesi- Perşembe günleri arası tercüme yapacaktım. Ancak Ephraim, “yarın bir
iş var, istersen yarın gel birbirimizi deneyelim, eğer ikimiz de memnun
kalırsak Pazartesi- Perşembe günleri arasındaki işi sana veririz” dedi ve
böylece yangının çıkacağı gün benim poligonda olmam için kader ağlarını örmüş
oldu.
İş, güvenlik firması elemanlarına atış
eğitimi vermekti. Eğitimi veren adam Türkçe bilmediği için ben İngilizce-
Türkçe tercümanlık yapıyordum. Sabah bir gruba, öğleden sonra başka bir grup
insana eğitim verilecekti. Zaten ne olduysa o öğle yemeğinden hemen önce oldu.
O kıvılcım biraz gecikseydi, ben öğle yemeğine çıkmış, bir daha da poligona
dönmemiş ve yanmamış olacaktım.
Kıvılcımı ilk gördüğüm andan, dumandan
nefes alamayıp düşüp bayıldığım ana kadar kaç dakika geçtiğini bilmiyorum. Olsa
olsa 5-6 dakikadır.
Kendi yazdıklarımı okuyunca roman gibi gelen bu hikaye, benim hayatım. Ne kadar da tuhaf, sanki hiç yaşanmamış gibi...
Hayat, bir olasılıklar zinciri. Hangi kibriti çekip ne tarafa gideceğin, tüm hayatının akışını değiştiriyor, kontrol edemiyoruz bazen. Önemli olan, ne olduğu değil, olan olduğunda nasıl davrandığın galiba. Hayatta bazen sorunlar olacak. Peki sen bu sorunları nasıl göğüsleyeceksin? İşte asıl konu bu.
Tuesday, March 20, 2018
İki Kişi, Üç Fikir
Iki kişinin olduğu yerden üç ayrı fikir
çıkar derler. Yargılarımızla ve önyargılarımızla öylesine sarılmış durumdayız
ki, o kadar eminiz ki tek bir doğrunun olduğundan, bazen minicik bir cümleyle
bütün dünyamız sarsılabiliyor. Sen karşındaki adına, ona sormadan bir
tümevarıma gittiğinde (ve bunu iyi niyetle yapmış bile olsan) ondan “sen benim
adıma düşünme, bırak sonuçlarını ben düşüneyim” cevabını alabiliyorsun. İyi ki
de alıyorsun. Karşındaki, açık iletişimden yanaysa alabiliyorsun. Öyle değilse,
senin iyi niyetini bambaşka algılayıp gizli küskünlükler de yaşayabiliyor.
Küsmeden, alınmadan, sadece dinlemeye çalışmak lazım karşı tarafı. Gözlemci
olmak lazım. Ne diyeceğini, ne yapacağını bildiğinizi varsayarak atılmamak lazım dinlemeden. Karşı taraf sizi çok şaşırtabilir bazen. Hatta çoğu zaman.
Hepimiz kendi tecrübelerimiz kadar varız. Ama her birimizin tecrübesi, diğerininkinden farklı...
Wednesday, March 14, 2018
Hawking ve Sanal Dertlerimize Bir Bakış
Bazı hayatlar ne kadar anlamlı... Şanslı oldukları için değil, zengin oldukları için değil, şu veya bu özellikleri nedeniyle değil, içine anlam kattıkları için.
Stephen Hawking ölmüş bugün. Ne büyük bir hayat mücadelesi, ne büyük bir anlam arayışı ve ne büyük bir güç. Birtakım özellikleri nedeniyle değil, birtakım özelliklerine RAĞMEN. Yine geçenlerde ölen Doktor (Kolsuz) Agop gibi... Bu insanların en büyük özellikleri, başlarına gelenleri kendilerine bir engel olarak görmemiş olmamaları, bu engellere RAĞMEN, bu engellerin üzerinden atlayarak, bu engellerin varlığını veya yokluğunu kendilerine mevzu etmeyip, sanal dertlerle uğraşmak yerine reel olarak hayata katkı yapmaya çalışmaları.
Hayatta olduğumuz sürece umut vardır. ALS de olsan, kolsuz da olsan, parasız da olsan... Yeter ki kendimizden vazgeçmeyelim. Ve sabredelim. Ve azmedelim. Hayalleri gerçeğe dönüştürmek için inançlı ve kararlı olmak gerekiyor. Nicelerimiz bu iki müthiş adamdan çok daha şanslıyız. Yeter ki bunu görelim ve umudumuzu kaybetmeyelim.
Stephen Hawking ölmüş bugün. Ne büyük bir hayat mücadelesi, ne büyük bir anlam arayışı ve ne büyük bir güç. Birtakım özellikleri nedeniyle değil, birtakım özelliklerine RAĞMEN. Yine geçenlerde ölen Doktor (Kolsuz) Agop gibi... Bu insanların en büyük özellikleri, başlarına gelenleri kendilerine bir engel olarak görmemiş olmamaları, bu engellere RAĞMEN, bu engellerin üzerinden atlayarak, bu engellerin varlığını veya yokluğunu kendilerine mevzu etmeyip, sanal dertlerle uğraşmak yerine reel olarak hayata katkı yapmaya çalışmaları.
Hayatta olduğumuz sürece umut vardır. ALS de olsan, kolsuz da olsan, parasız da olsan... Yeter ki kendimizden vazgeçmeyelim. Ve sabredelim. Ve azmedelim. Hayalleri gerçeğe dönüştürmek için inançlı ve kararlı olmak gerekiyor. Nicelerimiz bu iki müthiş adamdan çok daha şanslıyız. Yeter ki bunu görelim ve umudumuzu kaybetmeyelim.
Labels:
hawking,
kişisel gelişim,
kolsuz agop,
varoluş
Friday, March 9, 2018
Keşkeler Listesi
Kazadan beri hep düşünürüm, neden başıma
böyle bir kaza geldi diye. Belki de o kadar mistik bir cevabı yoktur, belki
sadece bu yazıya vesile olmak içindir mesela. Ya da belki çok uhrevi bir cevabı
vardır; hayatın kıymetini anlamak gibi. Ya da “neden olmasın”dır sadece cevabı,
bir başkası da olabilirdi, sen de. Her birimizin başına her an her şey
gelebilir bu evrende ne de olsa…
Bana hep ne kadar güçlü olduğum, başıma
gelenleri ne kadar metanetli göğüslediğim söylenir, insanlar hep överler beni.
Oysa bana hep “başka bir çarem yoktu ki” gibi gelir. Başka bir çare değil ama
başka yollar hep vardı. Depresyona girmek gibi mesela, kendine acımak gibi,
mağduriyetinde sıkışıp kalmak gibi. Ben onu hiçbir zaman bir opsiyon olarak
görmedim. Beni övdüler ama ben bunu bilinçli olarak yapmadım, bana göre
gerçekten 2.bir yol olmadığı için yaptım, otomatik olarak. Bu bir karakter
özelliği mi? Sanmıyorum. Akıllı davranmak olduğunu düşünüyorum ama.
Davranışlarında hep akıllı olmak gerektiğini düşünüyorum. Düşüncelerinde de. Ve
aklın, mantıkla duygunun harmanlanması olduğunu düşünüyorum.
Mağduriyet, işin kolayı. Zor olan mücadele
etmek. O nedenle tebrik ettiler beni galiba hep.
Ben şu an yazdığım kitaba başladığım
sıralar konu başıma gelen kazanın ekseninde dönecekti. Oysa ben ondan çok daha
ağır travmalar yaşadım sonrasında, kardeşimi kaybetmek gibi. Onu düşünmediğim,
özlemediğim tek bir gün yok. Ama hayat devam ediyor ve eğer gerçekten hayatta
olmak istiyorsan hakkını vermelisin. Bir gün zaten öleceksin, o güne kadar yaşa!
Yaşarken ölmenin bir manası yok. Yaşamak için, hakkıyla yaşamak için,
geçmişiyle barış yapmalı insan. Olan oldu, geçen geçti. Iyisiyle kötüsüyle…
olana kabul vermedikçe, günü de yaşayamaz oluyoruz. Geçmişin acısı, geçmişin
öfkesi, geçmişin keşkeleri ele geçiriyor benliğimizi. Anı kaçırıyoruz. Geçmişte
yaptığımız hataları bugüne taşımış oluyoruz. Kendimizi, etrafımızı suçlayarak,
günümüzü tekrar zehir ediyoruz. Geçmişi kabul etmedikçe sadece geçmişi değil,
bugünü de ziyan ediyoruz. Bugün otur ve kendine bir keşkeler listesi yap ve
bunlarla barış; ben öyle yapacağım.
Thursday, February 22, 2018
Kendime Geldim
Başına hatrı sayılır olay gelmiş, Azrail'le bir dönem ailecek birbirimize oturmaya gitmeli bir ilişki kurmuş biri olarak iyileşmenin her çeşit yöntemini denedim. Psikologundan astrologuna, nefesçisinden üfürükçüsüne, kişisel gelişimcisinden yaşam koçuna pek çok kapıyı çaldım, fayda gördüklerim de oldu, "bu ne hokkabazlık" dediklerim de... Kendini tanıma süreci dipsiz bir kuyu, "ben tamamım artık, hepsini öğrendim, oldum ben" demek mümkün değil, ancak zamanla daha dengeli olunabildiğini, kendimle ilgili, hayatımla ilgili isteklerimi, arzularımı, hayallerimi daha net seçebildiğimi görüyorum. Ya da belki ben öyle sanıyorum, ne de olsa her gün yeni bir gün ve her yeni günde sen de yeni bir sensin.
Yıllar önce yazmayı bıraktığım ve unuttuğum bu blog, bugün yepyeni bir fikirmiş gibi geldi yine aklıma. Bir süredir kendi kendime yazdığım ve yazmanın bana iyi geldiğine karar verdiğim bu dönemde, "niye blog yazmıyorum? ha dur, benim bir blogum var zaten" tadında minik bir Evreka! yaşayınca her şeyin başladığı bu yere geri döndüm. Kimse okumasa da ben okurum, olsun...
Yıllar önce yazmayı bıraktığım ve unuttuğum bu blog, bugün yepyeni bir fikirmiş gibi geldi yine aklıma. Bir süredir kendi kendime yazdığım ve yazmanın bana iyi geldiğine karar verdiğim bu dönemde, "niye blog yazmıyorum? ha dur, benim bir blogum var zaten" tadında minik bir Evreka! yaşayınca her şeyin başladığı bu yere geri döndüm. Kimse okumasa da ben okurum, olsun...
Wednesday, February 4, 2015
Yanıyorum Sönüyorum
Son zamanlarda normlarımın anormalleştiğini fark ediyorum... Anlattıklarımın meğerse ne kadar acaip olduğunu karşımdakinin gözlerinden görüyorum. Babamın ölümü yüzyıllar önce gibi artık, alışmışım... Geçirdiğim kaza ise son derece basit bana göre; bir yanmışım, bir sönmüşüm... Kardeşimin ölümü hala taze ama, ona da mı alışıyorum? Hele hele "çok şükür, daha beterleri de var" dediğimde kim bilir dinleyenler "daha ne olsun" diyordur belki, kim bilir...
Kardeşimin 7 günü dolar dolmaz, 8. gün teyzemin öldüğünü söylemiyorum bile mesela, bana göre teferruat. Kedimin öldüğündense bahsetmiyorum bile. "Kalçamı kırdım neyse ki, daha kötüsü de olabilirdi" diyorum, "boşver, böyle geçici şeyler olsun" diyorum geçende patrona, "daha ne olsun?" diyince kendime geliyorum, evet ya, bayağı ciddi birşey aslında, di mi?.. Sizin de hayatlarınız böyle değil mi olm, beni mi kandırıyorsunuz?!
Ben galiba tatlı tatlı deliriyorum...
Kardeşimin 7 günü dolar dolmaz, 8. gün teyzemin öldüğünü söylemiyorum bile mesela, bana göre teferruat. Kedimin öldüğündense bahsetmiyorum bile. "Kalçamı kırdım neyse ki, daha kötüsü de olabilirdi" diyorum, "boşver, böyle geçici şeyler olsun" diyorum geçende patrona, "daha ne olsun?" diyince kendime geliyorum, evet ya, bayağı ciddi birşey aslında, di mi?.. Sizin de hayatlarınız böyle değil mi olm, beni mi kandırıyorsunuz?!
Ben galiba tatlı tatlı deliriyorum...
Subscribe to:
Posts (Atom)